Aile dizimi çalışmasının gücü sadece iyileştirici cümlelerden ve Biliş Alanı’ndan değil, olanı –yarattığımız bahanelerden, öykülerden ve yargılardan yoksun bir biçimde- kabullenme temel prensibinden kaynaklanır.
Birçok Aile Takımyıldızı (Dizimi) çalışması yapmış olmamın sonucunda şunu çok açıkça görmüş bulunuyorum ki sorunlarımızın hepsi olmasa bile çoğu başkalarının işine ya da kaderine karışmış olmaktan kaynaklanıyor. Bir aile sistemine baktığımızda çoğunlukla , bireylerin başkalarının kaderine bağlanmış olduklarını , onların yüklerini ve duygularını kendilerine aitmiş gibi taşıdıklarını görürüz. Birçokları kendi aile takımyıldızlarını deneyimleyene kadar bunu göremezler. Ancak birçokları bilinçli olarak başkalarının kaderine dolanmışlardır ve belki bağlılıktan, belki üstünlük duygusundan ya da “Ben onu daha iyi yapabilirim” veya “Ben bu yükü taşımaya ondan daha çok muktedirim” diyen bir içsel konuşmadan ötürü bu dolanmalarını bırakmaya direnirler.
“Olanı Sevmek” kitabında Byron Katie üç tür işten sö eder: Benimki, sizinki ve Tanrı’nınki. Aile Takımyıldızları çerçevesinde biz “Tanrı’nın İşi”ne kader diyebiliriz.
Birçok terapist size, eğer aynı aileden birkaç çocuktan ebeveynlerini, çocukları ve ailelerini tarif etmelerini isterlerse çocukların anlattıklarından yola çıkarak onların herbirinin farklı ebeveynlerden doğmuş oldukları sonucuna varma ihtimalinin yüksekliğinden bahseder. Bu sadce zamanla aile yaşam koşullarının değişmesinden ve bunun her bir çocuğa yaş sıralarına göre farklı bir imge ve anılar dizi vermesinden kaynaklanmaz bireysel algılamadan da kaynaklanır. Her birimiz büyürken kendi realite vizyonumuzu yaratırız. Bu görüşün bir kısmı bize ebeveynlerimiz tarafından aktarılır. Onlar bunu bize öyküler anlatarak ve dünyayla ilgili inançlarını bizimle paylaşarak yaparlar; ancak, bu vizyonun büyük bölümünü biz üzerinde odaklanmayı ve kendimiz için gerçek kılmayı istediğimiz şeyi seçerek, kendi özgür irademizle yaratırız.
Örneğin bir danışanım babasını katı ve duygusuz biri olarak tarif ederken, erkek kardeşi babasını çocuklarını yaşam deneyimlerinden en iyi şekilde yararlanmaya teşvik etmek isteyen bir eğitimci olarak tarif etmişti. Öyleyse hangi öykü doğrudur? Her ikisi de doğrudur ve hiçbiri doğru değildir. Her iki öykü de – o öykülerin doğru olduğuna inanan bireyler tarafından bile- kesin olarak kanıtlanamaz. Bu durumda sorulması gereken soru şudur: Eğer öyküler ve algılar kanıtlanabilir değillerse, onların bize sunacak ne değerleri vardır? “Babam beni severdi” gibi kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan öyküler özsaygımız açısından bize faydalı olabilseler de , onlar “Babam iyiydi” ve “Annem kötüydü” şeklinde bir kutuplulukla birleştirildiklerinde yararlı olmazlar, çünkü o zaman ebeveynlerimize bağlılık duygumuz ikiye bölünür ve bu ağır bir yük yaratır.
Yüzlerce bireyle çalıştıktan sonra bana öyle görünüyor ki bir dereceye kadar hepimiz kanıtlanamaz öykülere bağlanmış vaziyetteyiz. Örneğin, her bir seminerin ya da özel seansın başında, danışanlarıma hangi bilgilerin bilinmesinin önemli olduğunu açıkça belirtirim; bu bilgiler onların ailelerine kimlerin ait oldukları, belli olaylar ölümler, düşükler, boşanmalar vb’dır. Buna rağmen onlardan ailelerinden söz etmelerini istediğimde , danışanların büyük çoğunluğu söze örneğin şöyle başlar: “Annem kıskanç biriydi ve komşularımızla iyi geçinemezdi”, “Babam işini bizlerden daha çok severdi” ya da “Kız kardeşim kesinlikle en sevilen çocuktu”
Realiteyi deneyimleyişimiz ve algılayışımız kendimiz için gerçek kıldığımız öyküler tarafından yaratılır. Siz “Babam işini beni sevdiğinden daha çok severdi” öyküsünü yarattığınızda, bu yetişkinlik yaşamınıza erkeklerin sizi sevdiklerinden daha çok işlerini sevdikleri inancına dönüşebilir ve bu da sizin gerçekten de sizden çok işine vakit ayıran bir partner seçtiğiniz bir realiteyi yaratabilir. Ancak, bu kendi başına o insanın işini sizden daha çok sevdiği anlamına gelmez, çünkü o farklı bir inanç sistemi ile davranıyor olabilir. İşine çok vakit ayıran bir baba ya da koca mali esenliği sağlamak için uzun saatler boyunca çalışmanın ailesine karşı bir sevgi davranışı olduğu inancıyla hareket ediyor olabilir. Bu şekilde “Babam beni sevdiğinden çok işini severdi” gibi bildirimler kanıtlanamaz, ama biz yine de bunu kendi öykümüz kılmayı seçer ve yaşama bu filtre ile bakarız.
Aile Takımyıldızı (Dizimi) yoluyla biz öyküleri soyar ve çıplak olarak aile sistemine bakarız. Öykülerden ve bireysel algılamadan yoksun olan bu alanda, aile üyeleri arasındaki doğal sevginin gerçeği gözler önüne serilir. Ancak bir takımyıldızın işe yaraması için öykülerimizi bırakmaya gönüllü olmamız ve daha derin olan şu soruyla yüzleşmemiz gerekir: Biz huzur mu istiyoruz yoksa haklı olmak mı istiyoruz?
John L. Payne